YARGIÇLAR CUMHURİYETİ


TÜRK yargı sistemi hiç değilse Batı sistemlerinden bazı alanlarda oldukça farklı. ABD’de ve Avrupa’da savcılar Adalet Bakanı’na bağlı iken bizde bağımsızlar. Yargıtay Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi’nde demokrasi kurallarıyla pek bağdaşmayan ve sonuçları ülkeyi siyasi istikrarsızlığa sürükleyebilecek bir dava açarken bile Adalet Bakanı’na haber vermek gereğini duymuyor.

Yüksek yargı kurumları başkanları ve başsavcıları, belirli bir algılama ve zihniyet kalıbı yansıtan siyasi demeçler vermekte bir sakınca görmüyorlar. AB ülkelerinde ise Yargıtay Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak yetkisi yok.

Örneğin, Fransa’da bu yetki yalnızca cumhurbaşkanı, başbakan, ulusal meclis ve senato başkanları ile muayyen sayıda milletvekili veya senatöre verilmiş. Yargının kuvvetler ayrımı dengesinde aşırı ağırlıklı bir konuma gelmemesine dikkat edilmiş.

* * *

Bizde son zamanlarda yüksek yargı kurumları, çok yadırganan ve endişe uyandıran davranışlar içine giriyorlar. Danıştay Başsavcısı, 27 Mayıs müdahalesini "devrim" olarak niteleyebiliyor ve Menderes ile iki bakanın idam edilmesini onaylayabiliyor. Yassıada’daki yargılamanın cereyan tarzının ve verilen idam kararlarının milli bellekte ve vicdanda ne kadar ağır bir yara açtığının galiba farkında değil.

Anayasa Mahkemesi ise daha birkaç gün önce, yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri şirketlerin taşınmaz mülkiyet ve sınırlı ayni hak edinmelerine imkán veren "doğrudan yabancı yatırımlar"yasasındaki hükmü iptal etti. Mahkeme kararla birlikte gerekçesini açıklamaya da lüzum hissetmedi.

Oysa Anayasa’nın 153. maddesi, "İptal kararları, gerekçesi yazılmadan açıklanamaz" diyor. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’ya uymazsa hukuk devletinden nasıl bahsedilebilir? Kaldı ki hukuki mülahazaların ötesinde mahkemenin kararının ekonomik sonuçları üzerinde de durulmalıdır.

Türkiye’ye son üç yılda giren doğrudan yabancı yatırım miktarı 50 milyar dolarla rekor düzeye varmıştır. Her ne kadar karar altı ay sonunda yürürlüğe girecekse de yabancı yatırımcıları şimdiden, sürekli şekilde ürkütmesi ve ekonominin büyümesini yavaşlatması tehlikesi ciddidir.

Yargıtay Başsavcısı’nın "laikliğe aykırı fiillerin odak noktası haline geldiği" suçlamasıyla AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açması ise, mahkeme ne karar verirse versin, yargı ve demokrasi arasındaki etkileşim açısından büyük bir açmaza sürüklendiğimizi kanıtlıyor.

Başsavcı, AKP’nin kapatılması isteğiyle yetinmiyor, Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil AKP’nin 71 üyesine beş yıllık siyasi yasak getirilmesini talep ediyor. Cumhurbaşkanı’nın Anayasa gereğince ancak vatana ihanet suçundan azledilebileceği de anlaşılan bu arada gözden kaçmış.

* * *

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Başsavcısı’nın görüşlerini benimserse Başbakan ile birlikte çok sayıda AKP milletvekilinin milletvekilliği düşer. Türkiye kendisini büyük bir siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ile belki de şiddet ortamı içinde bulur. Terörle mücadeleyi sürdürmek çok zorlaşır, Kürt meselesine çözüm bulmak imkánsız hale gelir.

Tabii Avrupa Birliği’nin adını bile unutmaktan başka çare kalmaz. Türkiye, bölgesinde ve dünyada demokrasiyle kendini yönetemeyen bir devlet imajı yaratır. Peki tekrar seçime gidilirse ve AKP başka isim altında yeniden çoğunluğu elde ederse ne olacak? Sil baştan mı?

O zaman seçimlere hiç gerek yok, partiler programlarını Yargıtay Başsavcısı’na sunsunlar, o da hangisinin iktidara layık olduğuna karar versin! Böylelikle, seçimlere, TBMM’ye ve Cumhurbaşkanı’na da ihtiyaç kalmaz!

AKP’nin kuşkusuz yanlış icraatı, saplantıları ciddi siyasi hataları ve üslup sorunu var. Fakat iktidardayken hatanın cezası, demokrasilerde seçimi kaybetmektir. Son gelişmeler, yeni bir Anayasa ile yargının demokrasi içindeki işlevi yeniden tarif edilmeden Türk demokrasisinin çok kırılgan olmaya devam edeceğini göstermiştir.

Yargı’nın Harakirisi


Yargıtay Başsavcısı, Ak Parti’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğu andan itibaren, bir an bile, bu başvurunun hukuk ile ilişkisinin kurulamayacağını sokaktaki çocukların bile fark edeceği apaçıktı.

O yüzden, hiç kimsenin, ister Yargıtay Başkanı olsun, ister Yarsav yöneticileri olsun, ister CHP ve DSP’nin tepesindekiler olsun, “hukuka saygı”dan söz etmeleri, “yargı bağımsızlığı”ndan dem vurmaları ve Anayasa Mahkemesi kararının beklenmesi çağrısını yapmalarının bir değeri yoktur.

Yargıtay Başsavcısı’nın mesleğinin hukukçuluk olması, başvurusunun “siyasi” karakterini gizleyemiyor ve başvuruyu “hukuki”leştiremiyor. Nitekim, Yargıtay Başsavcısı, attığı adımın öylesine altında kalmıştır ki, gerek Yargıtay Başkanı’nın gerekse kimi meslektaşlarının kendisini “savunmak” üzere ortaya çıkmaları zorunlu hale gelmiştir. “Yüksek yargı”, Cuma günü siyasete ve demokrasiye “taarruz”dan, Pazartesi günü “savunmaya çekilme” noktasına gelivermiştir.

Çünkü, Türk yargısı, Cuma akşamüstü gündeme düşen “Ak Parti’nin kapatılması” girişimi ile ölümcül bir yara almış, bir anlamda “üç kuvvet”ten biri olarak tanımlanan yargı,”harakiri” yapmıştır.

Türk devlet sistemine, “adalet” kavramına, yargının itibarına öyle bir darbe vurun ki, bu darbenin altından kolay kolay kalkılamasın dense, bu, ancak, Yargıtay Başsavcısı’nın Ak Parti’yi kapatma başvurusu ile mümkün olabilirdi.

Gazete kupürleriyle, ideolojik mülahazalarla, ön yargılarla, niyet okumalarla oluşturulmuş, Türkçe bozukluklarıyla malul bu iddianame, Hukuk fakültelerinde, “bir savcı iddianamesi nasıl yazılmaz” ya da “hukuk dışı bir iddianame nasıl yazılır” diye ders ya da seminer konusu olabilecek nitelikte.

Bu iddianamenin, Yargıtay Başsavcısı sıfatı taşıyan bir kişinin elinden çıkması, onun imzasını taşıması kadar, Türkiye’de yargı kavramını ve erkini yaralayacak bir şey olamaz.

Ancak, bu “girişim”i, Yargıtay Başsavcısı’na bağlamak yanıltıcı olur. Yargıtay Başsavcısı, olsa olsa, “kötü bir raportörlük” yapmıştır. Nitekim, gerek Başbakan Tayyip Erdoğan, gerekse “sosyal demokrat” kimliği tartışılmayan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, söz konusu “girişim” ile “Ergenekon soruşturması” arasında irtibat kuran açıklamalar yapmışlardır. Ertuğrul Günay, Başsavcı’nın “yönlendirildiği”ni söylemiştir.

Yani, “olay”, Başsavcı’nın “yalnız olmadığı”nı ifade ediyor, Başsavcı’nın ötesinde “başkaları”nın bu “iş”le ilgili olduğu duygusunu veriyor.

Bizim de kanaatimiz, birinci dakikadan beri bu yönde oldu.

 

***                     ***               ***

 

Cumartesi-Pazar günleri, Antalya’da “Ortadoğu’da İhtilafın :Bedeli” başlıklı uluslararası bir toplantıdaydım. İddianamede haklarında “siyaset yasağı” istenen Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Ak Parti genel başkan yardımcılarından, dış ilişkilerden sorumlu Egemen Bağış ile eski dışişleri bakanlarından Yaşar Yakış ve Ak Parti’nin ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı Şaban Dişli de, konferansın katılımcıları arasındaydılar.

Konferans oturumlarında Ortadoğu konuşuldu, kulislerde, yemeklerde, özel sohbetlerde ise sadece Ak Parti’nin kapatılması için Yargıtay Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu.

“Ne dersin, kapatılır mı?” sorusuna bol bol muhatap oldum.

Cevabım, “Bu, Yargıtay Başsavcısı’nı aşan, onun sadece raportörlüğünü yaptığı daha geniş bir siyaset mühendisliği projesi görünüyor” oldu. Yani, “hukuki değil, bir siyasi sürecin eşiğindeyiz”...

Üstelik bu, “siyaset mühendisliği” pek zekice de kotarılmış değil. Siyasetten yasaklanması istenenlerin bir kısmı bakan, bir kısmı MKYK üyesi, bir kısmı milletvekili. Bakanların, yöneticilerin ve milletvekillerinin bir bölümü ise “siyaset yasağı” isteminin dışında bırakılmışlar. Ak Parti’nin TBMM çoğunluğunu düşürme ve partiye içerden çatlatmak amaçlı bayağı bir “aritmetik çabası” dikkat çekiyor.

İpe sapa gelmez gerekçelerle bezenmiş iddianamenin Anayasa Mahkemesi’ne gönderilme zamanlaması da dikkat çekici. Cuma akşamüstü. Perşembe değil, pazartesi değil; mesai saatleri içinde değil. “Demokrasiye hasım uyanıklar”, üç buçuk kuruşluk ekonomi bilgileriyle, Türkiye’nin ayaktan vurulması işlemini borsa kapandıktan sonra ve hafta sonu tatili başladığı sırada yapmaya özen gösteriyorlar.

Hatırlayın, 27 Nisan e-muhtırası da Cuma gününe ve üstelik gece yarısına denk gelmemiş miydi?

Şunun şurasında yarım yıl önce yüzde 47 oy almış bir iktidar partisini kapatmaya kalkışan ve bu anlamda Türkiye ve dünya tarihinde bir “ilke imza atan” zihniyet, Ak Parti’nin 24 saat içinde kapatılamayacağını ve iktidardan bu yolla düşürülemeyeceğini bilemeyecek kadar geri zekalı ya da kör mü?

Olmamalı gerekir. Bu “girişim” bu bakımdan kısa vadeli değil, orta ve uzun vadeli bir “iktidar mücadelesi”nin, bu mücadelede sonuç almak için Türkiye’yi “istikrarsızlığa sürükleme” hesabının bir halkası görüntüsünü veriyor.

Ancak, öylesine “ideolojik iflas” halindeler ki, bu amaçlarını yerine getirmek için kullandıkları araçlar, 27 Nisan e-muhtırasındaki (2007) gibi Türkçesi bozuk, mantık örgüsü gayet kötü bir metin ve 14 Mart (2008) Yargıtay Başsavcısı iddianamesindeki gibi çürük hukuki gerekçeler ve inandırıcı olmayan ve yine zayıf bir Türkçe ile ortaya konuyor.

Araçlarının zayıflığı, Türkiye’nin istikrarına kastetmek kararlılıklarının ve inatlarının güçlü olmadığını göstermiyor. O nedenle, bu son hamlenin “Ak Parti’yi güçlendireceği” gibi acele hükümlere de itibar etmemek gerekiyor.

Türkiye’ye bir düzeyde yansıması kaçınılmaz olan “küresel mali kriz” kapımızı çalarken, böyle bir hamlenin, Türkiye’deki ekonomik dengeleri olumsuz etkilemesi ve buradan Ak Parti iktidarını sıkıntıya sokmak hesabının bulunduğu görünüyor.

“Ankara bürokrasisi” ve CHP ile birlikte, medyanın bir bölümünün Ak Parti’nin şahsında Türkiye’nin demokratik ufuklarını karartmaya yönelik sistemli, planlı bir “kalkışma” içinde bulunduklarını görmeli ve bu son “girişim”i, doğuracağı sonuçları göz önüne alarak ciddiye almak zorundayız.

 

***                 ***                ***

 

Avrupa Birliği’nin, Avrupalı önemli devlet adamlarının ve “demokrasi denetim kurumu” sayılan Avrupa Konseyi’nin, Ak Parti’nin kapatılması girişimini, “Avrupa’nın demokrasi değerleriyle bağdaşmaz” bulduklarına ilişkin vakit geçirmeden yaptıkları açıklamaları bir yana kaydetmeliyiz.

Bu noktada, başta Başbakan Tayyip Erdoğan’a ve iktidar partisine önemli görevler düşüyor. Seçimlerden bu yana izledikleri savruk tutumu ve bu ülkenin demokratik kamuoyunda yol açtıkları hayal kırıklarını gözden geçirmeleri, sesli olmasa bile özeleştiri yapmaları ve buna göre bir strateji belirlemeleri, o stratejinin içindeki taktik adımları doğru tasarlamaları ve durumun gerektirdiği “ittifaklar siyaseti”ni benimsemeleri gerekiyor.

Geldiğimiz “demokrasiye kast edilme” noktasında, aylardır rota kaybetmeleri, öncelikleri şaşırmaları ve savrulmalarının önemli payı var. Bir Adalet Bakanı düşünün ki, Yargıtay Başsavcısı, 162 sayfa tutarında iddianame düzenlerken haberi bile olmuyor. Bir Başbakan Yardımcısı var ki; her türlü demokratik açılımın önüne kendini atarken, onun adı “siyaset yasağı” talebine konu olmuyor.

Ak Parti, kendisine çekidüzen vermeli, “demokratik reformcu ruhu” yeniden canlandırmalı ve Türkiye’yi “yasakçı hukuk”un egemenliğinden çıkaracak, siyasi parti kapatmayı imkansız hale getirecek anayasal ve yasal düzenlemeleri vakit geçirmeden yapmalı ve sürekli “halka başvurmayı” ve ülkeyi AB rotasına, eş anlamlı bir deyimle “demokrasi rotası”na kararlı biçimde sokmayı gerçekleştirmelidir.

Son “anti-demokratik girişim”, kamu vicdanında müthiş bir tepki yarattı. Bu “kitlesel duygu”ya hukuk güvencesi getirerek, “demokrasiye zafer yolu”nun önünü açmak zamanıdır...

Gazete Haberinden İDDİANAME

YURTDIŞINDAN her döndüğümde güzel memleketimizde hiçbir şeyin değişmediğini görür ve kendimce mutlu olurum.

Bir Brezilya dizisi seyretmek gibidir bu ülkede yaşamak. İstediğiniz kadar bölüm kaçırabilirsiniz ama seyretmeye başladığınız anda da "nerede kaldığınızı" hatırlamanız bile gerekmez.

Bu sefer de öyle oldu.

Kim bilir kaçıncı kez, gazete haberlerinden oluşan bir iddianame ile bir dava açılıyor.

Bunun dava açmak için iyi ve doğru bir yöntem olduğunu söyleyemeyeceğim.

Bir parti hakkında kapatma davası açılıyorsa, bu davaya esas olan iddianın elle tutulur ve ayrıntılı kanıtlarla desteklenmesi gerektiğine inanıyorum.

AKP yöneticilerinin verdikleri demeçler ve yaptıkları "açık icraat" ile ilgili olarak ben de çok eleştiri yazısı yazdım.

Yapmaya çalıştıkları şeyin, ülkenin laik düzenini geri dönülmez bir biçimde değiştirmek olduğunu düşünüyorum.

Demokratik rejimlerin, demokrasinin olanaklarından yararlanarak demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyenlere karşı kendisini koruyabilmek için hukuki mekanizmaları kullanmalarında da yadırganacak bir durum yok.

Ama öte yandan bir demokraside "fikir düzeyinde kaldıkça, şiddete dönüşmedikçe ve topluma zorla dayatılmaya çalışılmadıkça" her türlü düşüncenin de açıklanmasının normal olması gerektiğini düşünürüm.

Bir parti kapatılacaksa, hukukun araması gereken şey de budur: Bu parti, istediği düzeni kurmak için şiddete yöneliyor mu? Demokrasiyi ortadan kaldırmak için gizli bir örgütlenme ve hazırlık içinde mi?

Bunları kanıtlamak için de herhalde gazete haberleri yeterli olmamalıdır.

Deliller

Hayır hayır, siyasetçilere suç işleme özgürlüğü tanıyor falan değilim. Ama savcının iddianamesine bir bakın Allah aşkına: 'Delil'lerin yüzde 90'ı demeç, söylev vs.

Peki bizim memleketimizde söz söyleme özgürlüğü yok mu? Bizi irkiltecek bile olsalar düşüncelerin şiddet çağrısına dönüşmedikçe, ırkçılık, ayrımcılık yapılmadıkça ifade edilmeleri gerektiğini söylemiyor muyuz?

Konuşanlar 'şeriat çağrısı' yapmış dahi olsalar, onların düşüncelerini ifade özgürlükleri olmamalı mı?
Biz gazeteciler için, yazarlar için, Türkiye'nin düşünen insanları için istediğimiz özgürlüğü politikacılara vermemeli miyiz?

Herhangi biri söylediğinde kovuşturma konusu olmayan şeylerin bir siyasetçinin ağzından çıktı diye kapatma davası iddianamesine delil olması kabul edilebilir mi?
Hadi en irkilticisini söyleyeyim: Bir milletvekilinin, 'Türban kamuda da serbest olmalı' demesi veya bir başkasının 'Neden türbanlı milletvekili olmasın' demesi suç mudur? Bu alanı tartışmak siyasetçilere yasak mıdır?
* * *
Bu dava, AKP'nin 301'idir. Hiç böyle olmasını istemezdim ama AKP'liler şimdi 301'den yargılanmanın, üstelik mahkûm olmanın Hrant Dink'in ruhunda nasıl bir yara açtığını belki de bu yolla öğrenecekler. Çünkü şimdi onlar da düşüncelerini açıkladıkları için yargılanıyorlar.

Belki biz de bu dava sayesinde fikirlere karşı fikirle mücadele etmenin olabilecek en doğru yol olduğunu öğreneceğiz.
Epey pahalı bir yolla alacağız bu dersi ama bu çeşit bir bilgiyi öğrenmenin bir bedeli de olamaz zaten.

Bu süreçten en çok ders alması gerekenlerin AKP'liler, özellikle de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmasını istiyorum. Çünkü bir kez 'damdan düştü' ama anlaşılan yeterince ders almadı, şimdi bir kez daha damın eşiğinde maalesef.
Tabii pek ümidim yok ama Türkiye'nin laiklerinin de bu dersi almasını diliyorum. Biliyorum, pek çoğunun içi kanadı cuma akşamı dava haberini aldıklarında, işte onlar, o içi kanayanlar şu anda tek umudumuz.

İsterdim ki siyasette sular hep mecrasında aksın, fikir mücadeleleri 'normal' şartlarda yapılsın, seçmeni fikriyle ikna edenler de ülkeyi yönetsinler. Ama maalesef siyaset ırmağı ülkemizde bir kez daha mecrasından çıkarıldı, zorla bir başka tarlayı sulamaya yönlendirildi, benim önümden sandık bir anlamda kaçırıldı.
Eğer demokrasiden, sandıktan vazgeçiyorsak, vazgeçilmesi öneriliyorsa, diyecek bir şeyim yok. Ama önümüze sandık gelmeye devam edecekse, bu davayı açanların ve açanları arka taraftan destekleyenlerin daha akıllı olmasını, daha iyi düşünerek girişimlerde bulunmasını arzu ederdim.
Bu yapılanın kimseye bir faydası yok çünkü.

Siyasetin Ölümü

Olabilecek en kötü şeylerden biri oldu ve AKP'nin kapatılması davası açıldı. Bu, sıradan bir siyasi kriz değil, sistem krizi ve gelinen nokta, tüm ülke için çok ama çok vahim. Süreç ne şekilde işlerse işlesin ve sonuç ne olursa olsun, hasar şimdiden çok büyük. Daha öncekilerden daha derin bir kriz, çünkü bu kez çoğunlukla iktidar olan parti kapatılmak isteniyor, bu yürütme ile yargının daha önce görülmemiş biçimde karşı karşıya gelmiş olması demek.
Önce şu konuda anlaşalım, böyle bir durumdan 'kazançlı' çıkan olmaz. Ne, 'Kapatırlarsa yüzde 70'le geliriz', ne de 'Yüzde 90 olsalar kapatırız/kapatırlar' kafasıyla bu süreçten salimen çıkamayız. Sonuçta, toplumun bazı taleplerini dikkate almamakta ısrarlı bir kurucu ideoloji söylemi ve kurumları ile, kurucu ideolojinin temel reflekslerini ve kurumlarını ciddiye almakta zaafa düşen bir demokrasi söylemi ve yürütme ile karşı karşıyayız. Bu çok ciddi bir çatışma hattı ve ortamı.
Ne kurucu ideolojiyi sonsuza kadar her türlü tartışmaya kapatarak 'Cumhuriyet' korunur, 'ne seçimle geldik, kralını tanımayız' kafasıyla demokrasi işler. Bu iki kafanın bizi sürüklediği uçurumda tutunacak dal bulmak zorundayız. Ne dar kafalı bir cumhuriyet bekçiliği ne de, aynı derece dar kafalı bir demokrasi kahramanlığı tutunacak dal değil. Kim ne kadar bekçilik yapar veya diğer taraftan kim ne kadar çok oy alırsa alsın, demokrasiler, asgari müştereklerin olduğu zeminde işler.
Demokrasi dediğimiz şeyin işlemesi için, asgari uzlaşma zemini, en az özgürlüklerin teminatı kadar önemlidir. Asgari uzlaşı zemininin ortadan kalktığı toplumlarda, özgürlük falan lafta kalır, kapışma, dalaşma ortamı hâkim olur. Şu anda söz konusu olan, bu yönde bir gidiştir.
Bence testi, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kırılmıştır. Laikliğin bu denli gergin bir çatışma hattı olduğu bir ülkede, sadece on sene önce büyük bir demokrasi türbülansı olan 28 Şubat müdahalesine (velev ki, haksız olarak olsun) muhatap olan İslamcı siyasi heyetten birinin cumhurbaşkanlığında ısrar, sistemin sigortasını attırmıştır. Hep söylüyorum, benim bu heyetin 'gizli niyetleri' olduğu yönünde kuşkum yok. Ancak. 'Dün söylediklerimize bakıyorum da inanamıyorum diyen' bir siyasi kişilik portresinin kuşku, sorun yaratmaması beklenemezdi.
AKP'nin birinci iktidar döneminde, normalleşme yolunda bir umut belirmişti. Başbakan, önce Cumhurbaşkanlığı adaylığından imtina ederek, seçim sonrasında da 'uzlaşma' işareti vererek, bu normalleşmeyi ikinci döneme taşıma iradesi sergilemişti. Keşke partisi ucuz siyaset yerine, Erdoğan'ı trajik seçim yapmaya zorlamak yerine, elini rahatlatan tavır takınsaydı, bugün durum daha farklı olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Şimdi, iki duvar arasına sıkıştık. Bir yanda, laikliği, türban konusunu marazi bir takıntı haline getirerek, parti kapatarak, (sevin sevmeyin, beğenin beğenmeyin) yakın tarihte siyaset sahnesine çıkmış en popüler siyasetçiyi yasaklayıp, oyun dışı bırakarak korumaya çalışan bir cumhuriyeti koruma anlayışı ve onun kullandığı siyasi imkânlar var. Diğer yanda ise, demokrasiyi, 'piyasaları satın almak' ve 'vur vur inlesin'ci bir milli irade parantezine sıkıştıran bir anlayış, parti ve onun kullandığı siyasi imkânlar var. Ve belli ki, taraflar bu imkânları kullanmakta gaza basmaktan geri durmayacaklar. Bu durumda, ben artık tünelin ucunu göremiyorum. Yine de, nasıl olacak bilmiyorum ama, inşallah bu süreçten korktuğumuzdan daha az hasar alarak çıkarız.