YALÇIN KÜÇÜK VE ATATÜRK

Tepkinizi görelim yavrular

Yalçın Küçük'ü bilirsiniz, kızıl boyun atkısıyla, kalpakla ya da Lenin kasketiyle dolaşan "egzantrik" bir adamdır... Kitapları genellikle bin sekiz yüz sayfa çeker, Küçük de içeri girip girip çıkar...
Kimileri onun hakkında, "hakaret davası açacağım ama cezai ehliyeti çıkmayabilir, beraat eder, onun için hiç uğraşmıyorum" demişlerdir.
Bu adam Ergenekon davasında yargılanıyor.
Kitaplarını okumadım. Zamanım değerli.
Ve de pişman oldum, meğer ne "incileri" varmış ne incileri...
"Emperyalist Türkiye" diye bir kitabı varmış örneğin... (Yahu biz emperyalizmin pençesinde kıvranan mazlum bir ülke değil miydik, şimdi de tam tersine emperyalist mi olduk?)
Bu kitapta Atatürk hakkında yenilmez yutulmaz laflar var.
Profesör Küçük, Atatürk'ü "İngilizler'in adamı" olmakla suçluyor!
İddiasına göre Atatürk, Sivas Kongresi'nde de "mandacılığı" savunmuş! Herkesle birlikte kongrede bu yönde oy verdiğini söylüyor.
(Bu mandacılığın mandayla mandırayla ilgisi olmayıp, bağımlı bir yönetim biçimi olan Fransızca "mandat" kelimesinden gelmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizden koparılan eski topraklarımızdan Filistin ve Irak İngiliz, Suriye ve Lübnan da Fransız "mandat'sına" girmişlerdi.
Bildiğiniz sömürgenin kibarcası... Bizde de "Amerikan mandat'sı" isteyenler vardı, en başta da ünlü Halide Edip Hanımefendi, hani "cumhuriyet kadınlarımızdan"... O kadar cumhuriyet kadınıydı ki, cumhuriyetin on beş yılını kocasıyla birlikte yurt dışında sürgünde geçirdi, çünkü Atatürk'e "diktatör" demişti. Yurt dışında doğrudan İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal" isimli kitabında Atatürk'e en ağır saldırıları yöneltti, sonra Türkiye'ye döndüğünde bunun Türkçe çevirisi olan "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında o bölümleri sansür etti... Cumhuriyet kadınıdır, şimdi defilelerde falan canlandırıyorlar...)
Bakınız, Yalçın Küçük de Atatürk için neler demiş: "Kendine güveni olmayan, kıstırılmışlık kompleksi içinde, kuvvetlinin önünde başını eğen, hep bir koalisyondan diğerine kayan, gücünden emin olduğu zaman eski koalisyon ortaklarına son derece acımasız"...
Yuh!
Bakınız daha başka neler demiş: "Çok vesveseli, kompleks içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır.
Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. (...) Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir 'aydınlanmamacı' despot olan Mustafa Kemal'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."
Pes!
Bu ifadeler kitabında da yer alıyor, kendisine duruşmada da soruldu... Hani canım şu "Tayyip'in yaptırdığı mahkeme"(!) var ya Silivri'de, orada...
Bekliyoruz, ikide bir bize küfür edenlerden tık yok...
Biz Atatürk hakkında asla ve asla böyle sözler etmedik. Etmeyiz.
Peki Yalçın Küçük'e niçin en ufak bir tepki göstermiyorlar?
Yalçın Küçük "onlardan" olduğu için mi?
Atatürk'e bu lafları eden adam nasıl onlardan oluyor?
Yoksa onlarda mı bir keleklik var?
Yoksa bize yaptıkları saldırıların altında Atatürkçülük gayreti değil de apayrı ve çok özel kuyruk acıları mı yatıyor?
Kim Atatürkçüymüş, kim değilmiş arkadaşlar?
Haksızlığın, insafsızlığın, iftiranın, hakaretin de bir sınırı olmalıymış, değil mi arkadaşlar?

Bilim Budalalığı

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 'Eğitimde Yaratılışcılık Tehlikeleri' başlıklı 1580 No'lu bir karar almış, bizim gazete de pazar
günü, bu haberi, 'Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit' ve 'Evrimin öğretimi demokrasi için şart' manşetleri ile verdi.
Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı.
Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır.
Hele, insan hakları ve demokrasi gibi konuların, evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur. Modern tarihte evrim teorisiyle, toplumsal ve siyasal konuların örtüştürülmeye çalışıldığı anda, sosyal Darwinizm anlayışı gibi, faşizme arka plan oluşturan bir facia yaşanmıştır. Toplumsal ve siyasal alanda, doğa kanunlarını temel aldığınızda, cinayeti bile haklılaştırabilirsiniz. Nitekim, soykırım, insan türünün kalitesini artırmak için tedbir alma (öjenik), gibi savrulmalar bu yaklaşımın sonucudur.
Tam da bu nedenle, bilimsel gelişmeler, 'insan' kavramına ilişkin eşiklerle karşılaştığında etik tartışmalar çıkıyor. İnsan kopyalama bilimsel olarak mümkün olabilse bile etik olup olmadığı tartışılıyor. Benzer şekilde, üreme teknolojilerindeki gelişmeler, hatta tıptaki birtakım tedavi usulleri etik kurallara göre sınırlandırılabiliyor. Hatırlarsanız, son olarak, sakat çocukların gelişimini belli bir noktada durdurma imkânı doğduğunda ('Ashley tedavisi'), bu usul, ateşli tartışmalara konu oldu. İtalya'da, Haziran 2005'te, üreme teknolojileri konusundaki mevcut sınırlamaların kaldırılmasına yönelik referandum
olumsuz oyla sonuçlandı. Bebeklerin cinsiyetini doğmadan teşhis teknolojisi, Hindistan gibi ülkelerde, kız çocukların teşhis edilip, kürtajla yok edilmesini yaygınlaştırdığı için hâlâ tartışılıyor.
Pozitivist dar kafalılığın insanlığı ne tür sorunlarla karşı karşıya getirdiğini, güncel örneklerle çok iyi kavrayabileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Buna karşın, yeni dünya düzeninin kışkırttığı çatışma ortamının yeni bahanesi din ve medeniyet savaşı olduğu için, kültürel alanda 19. yüzyılın tartışmalarına geri döndük. Her şeyden dini inançları sorumlu tutma anlayışı, bazen doğrudan, bazen dolaylı yoldan bu yeni çatışma ortamını besliyor, dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya devam ediyor.
Daha ziyade ABD'de yaygınlaşan, evrimci teorilere karşı 'akıllı tasarım' tezleri, ilahiyat, yani din felsefesi açısından son derece sığ yaklaşımlardır. Yaratılış tezi diyerek olayı genellemek, bu sığ tezler üzerinden, kadim dini düşünce geleneklerini yok saymak, bunlar üzerinden kolayca onları çürütmeye çalışmak gibi bir çabaya hizmet ediyor. Yaratılışa inanmak, insan haklarına ve demokrasiyle ters düşer demek, tüm inananları hedef alan ithamlardır. Dünyada ters giden her şeyden dini inançları sorumlu tutmak gibi bir şaşılığın pompalandığı bir dönemde, bu tür yaklaşımların sığlık ötesinde fazladan siyasi anlamlarını sorgulamak durumundayız.
Unutmayalım ki, Irak, ne orada köktendincilik tehlikesi olduğu için ne de Bush, Evanjelist olduğu için işgal edilmedi. Dünyanın yeniden paylaşımı savaşlarının alanı olduğu için işgal edildi. Evrimci düşünce, bilim, demokrasi diye ortalığı kasıp kavuran Avrupa da nihayetinde, olanları oturup seyretti.
Evrimci düşünce ile toplumsal-siyasal olaylar arasında bir bağ kurulacaksa, modern düşünce temelli medeniyetin bilim, teknoloji, evrim diye diye, siyasal alanda, hâlâ orman kanununa boyun eğmek noktasında kaldığını hatırlamakta fayda var.

Baykal'ı 'padişah' yapmak!

Daha önce de söylediğim gibi şu "padişahlık" tartışmasının popüler kültür ve toplumsalzihin ve zihniyet bakımından üstünde durulması gereken yanları var ama eğer onu bir tarafa bırakarak ele alırsak Başbakan Erdoğan, Baykal'ı "padişah" diyenitelendirirken çok haklı, doğru fakat eksik bir saptamada bulunuyor. Erdoğandiyor ki, bugüne kadar bir tek seçim kazanmayan Baykal hâlâ partisinin başındabulunuyorsa bu bir padişahlıktır.
Bu eleştiriyi ilk dile getiren Erdoğan değil. Bununla birlikte asıl mesele de bu değil. Asılmesele CHP'nin iktidar olmayı isteyip istemediği ve ona oy veren kitlelerin hangimaksat ve saiklerle bu seçimi yaptığı. Yaklaşan yerel seçimler bağlamında bu sorunun çok önem taşıdığını sanıyorum.

Kim istemez iktidarı?
CHP'nin iktidar olmayı isteyip istemediği başlı başına bir sorundur. Çünkü her siyasal parti iktidar olmak ister. Hele Türkiye'de iktidar bir tutkudur. Nedeni, devletin elindebulundurduğu rantları belli sınıflar ve çevrelere kullandırtmaktır. Spekülatifrant ekonomisini o partinin iktidar olarak kendi tercihi doğrultusundayönlendirmek istemesidir. Bir parti eğer marjinal değilse bu iktidar noktasında bulunmak ister.
CHP ise marjinal bir parti olmamakla birlikte iktidar talebi içinde değildir. Belli ölçülerde iktidar olmayı istediği muhakkaktır. Ne var ki iktidarın büyük çerçevesi ve kapsamlı ilişkileri söz konusu olduğunda bu anlayışla CHP'nin örtüştüğünü söylemek son derecede zordur. Bu olumsuz ve şaşırtıcı durumun nedenini CHP'nin tarihinde ve ideolojisinde aramak gerekir. CHP 1970'leri saymazsak toplumu dönüştürmekyolunda bir çıkış yapmaktan kendisini hırsla alıkoymuş, kendisini bir statükopartisine dönüştürmüştür ve bu politikayı bilinçli bir biçimde seçen 1994sonrasındaki CHP yönetimi böyle bir anlayışın kendisini iktidar yapmayacağınıfevkalade bilmektedir.

Seçmeni de belli CHP'nin
Değindiğim statüko partisi olma özelliği CHP'ye dönük kitle tercihinin de sınırlarını çiziyor. CHP'yi seçen kesim kendi sosyolojisi itibariyle iktidar olamayacağınınbilincindedir. Yüksek gelir grubunda, orta yaşın üstünde, kent merkezindeyaşayan, daha iyi eğitimli bu insanlar kendilerinin Türkiye'de çoğunlukolmadığını bilmez mi?
Şu halde bu insanların CHP'ye oy vermesinin altında yatan tek neden, CHPyönetiminin kendisine misyon edindiği statükoyu korumak anlayışıyla içedir.Bu insanlar CHP'yi bir "durdurucu" (stoper) parti olarak görmektedir. CHPdışındaki siyasetlerin gemi büsbütün azıya almasını engellemek için onayönelmektedir. 1994 sonrasında CHP'nin sürdürdüğü o saçma sapanlaik-antilaik, İslamcı-ulusalcı, AB yanlılığı-karşıtlığı türünden çatışması vekutuplaştırmacı yaklaşımlar bu partiyi öteki siyasetleri durdurmak için seçmeyezorlamıştır kitleleri.
Bugün CHP seçmeni "Biz de oy vermezsek AKP oyu yüzde 80'i geçer" endişesiyle partisini tercih etmektedir. Belki aralarında sosyal demokrat olduğu için ya da ona benzer başka bir nedenle oylarını kullananlar da vardır ama onların yaklaşımı da ne yazık ki bir illüzyondan öteye gitmez. CHP gerçek bir sosyal demokrat parti değildir. O kadar değildir ki, Baykal bir romancının (Tarık Buğra'nın) yazdığı bir metni Şeyh Edebali'nin sanmış, bunu Anadolu solu diye saçma sapan bir kavrama ve politikaya dönüştürmüştür.
Bu oyunlar bir yana bırakılınca, CHP seçmeni son 15 yıldır sadece anti-laik saydığı hareketlere karşı kendi tanımladığı Kemalizmlaiklik çizgisini korumak maksadıyla, apolitikbir politika dürtüsü içinde bu partiyle bütünleşmektedir. İçtenlikli ve önemli bir yanı olan çarşaf açılımına karşı gösterdiği tepki de bu kesimin gerçeğini olduğu gibi aydınlatmaktadır.
Doğrudur, Baykal bir padişah gibi saltanatını korumaktadır ama alan ve satan buna razıdır ve bu bir tesadüf değildir. Fakat bu, saltanatın bu seçimlerden sonra sallanmayacağı anlamına da gelmez!

Putinciler Hakkında

Hani maçlarda bir takımın taraftarları bağırırlar çağırırlar da sonra birdenbire takım bir gol yiyiverir...

Sonra bir daha, belki bir daha... Taraftar tısss...
Bu iş ona benzedi.
Türk basınında "bize Putin gibi eli sopalı bir adam lazım" diyenler, yani sopa isteyenler, bakıyorum da, bir süredir "teknik konulara" ağırlık verdiler, gayrı safi milli hasıla, cari açık, cart curt.
Pabucun pahalı olduğunu gördüler. İşin ucunda "tasfiye edilmek" var. Bunların ağababasını içeri tıkan güç, elbette onlara da kolaylıkla höt diyebilir.

Attila İlhan'a bir şey yapamazlar, adam toprak altında, ama bunlar canlı!
NATO'dan çıkacaklar, Putin'le anlaşacaklar, hatta bu ittifaka İran'ı da katacaklar yani Amerikan topunun ağzına oturacaklardı... Putin onlara silah ve para gönderecek, işin içine durduk yerde Çin ve Hindistan da girecek, arkadaşlar gazete köşesinden memleket yönettikleri yetmiyormuş gibi kıtalararası "jeopolitik devrim" de yapıp tarihe geçeceklerdi... Rusya ve Çin petrol bölgesine bizim sayemizde iyice sokulacak, buna karşılık Kıbrıs'ı elimizde tutmamıza destek olacaklardı...

Elbette "iş boka sararsa" okkanın altına gidecek olanlar kendileri değil, bu zırvayı ciddiye alacak olan "sorumluluk mevkii" temsilcileriydi ama şimdi bu gazete arslanları da geri durmak gereğini duyuyorlar.
Çünkü korkmaya başladılar.

AKP kapatılmadı, Ergenekon örgütünün bir kısmı kodeste, arkasından yeni dalgalar da gelebilir, bu iş seçimle de olmuyor, yargı darbesi de sökmüyor, yeni bir parti ve yeni bir lider de ufuktan bir güneş gibi doğmadı gitti, ne yapacaklar?

En iyisi konu değiştirmek... Bu çok kolay, çünkü biz bu piyasada ekonomi yazarı diye ortaya çıkıp da zeytinyağlı yemek tarifi vermeye sıvanan da gördük...

Konu değiştirsinler ama gene de kendilerine bazı isimleri hatırlatmak isterim:

Anna Politkovskaya... İvan Safronov... Yevgeniy Yerasimenko... Pavel Hlebnikov... İlyas Şurpayev... Konstantin Brovko...Vadim Kuznetsov... Vakıf Koçetkov... İlya Zimin... Vyaçeslav Akatov... Anton Kretençuk... Vladimir Kidanov... Aleksandr Petkov... Pavel Makeyev... Aleksandr Piterskiy... Vladimir Paşutin... Timurlenk Kazıkhanov... Kira Lejneva... Zoya İvanova... Sergey Kalinovskiy... Sergey Jabin...

Bunlar, Putin döneminde eski KGB'nin nasıl yeni bir mafyaya dönüştüğünü, FSB örgütünün eski KGB'den hiçbir farkının kalmadığını, Putin'in Çeçenistan'da işkence ve katliam yaptığını, İran ve Suriye'ye uçak ve füze satmak istediğini, bunu da Viktor Bout gibi "yeni türemiş babalar" aracılığıyla yürüttüğünü, bu Bout denilen adamın Hizbullah'a da, El Kaide'ye de destek verdiğini araştırıp bulup yazdıkları için, ne hikmetse kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülmüş Rus gazetecilerinden yalnızca bazıları...

Putinci arkadaşlar böyle bir Türkiye mi istiyorlar?
Basının ehlileştirildiği, özel televizyonların çanına ot tıkandığı, devlet televizyonunun borazan edildiği tek sesli bir Türkiye mi?

Hani "Ahmet Samim, Hasan Fehmi, Abdi İpekçi" diye, sonra da "Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı, Hablemitoğlu" falan diye papağan gibi sıralamayı bilirler de, o bakımdan sordum.
Aynı zamanda yedi düvele de kafa tutacak bir Türk Putin'i?
İyi ama kim o adam? Herhalde elinde filesiyle tanzim satışı kuyruğuna giren emekli memur değil.
Şöyle "taşaklı" bir önder canım... Koydu mu oturtacak... Gözleri çakmak çakmak...
Putincilik etmek isteyen, aday göstermek zorundadır.
Ki o adamcağız da neye uğradığını anlayamadan kendini içeride bulsun... Yazık değil mi?

Türk Faşistleri Hakkında

O temel hatayı yapmasaydınız, Amerika sizin tasfiye edilmenize bu kadar çabuk göz yumar mıydı?
"Kullanılıp atılmanın" ne kadar kolay olduğunu gördünüz işte...
Ne yani, "Nato'culara karşı" oynadığınız maçı kazanabileceğinizi sanacak kadar saf mısınız siz yahu? Nereye doğru gittiğinizi göremeyecek kadar kör müsünüz?
Size "komünistlere bulaşın" denilmişti, "kendi kafanıza göre jeostrateji oynayın" diyen oldu mu?
Defalarca yazdık yıllardır: Avrupa'yla köprüleri atacak, Amerikan ittifakından çıkmak isteyecek, Rusya-Çin-Hindistan, hatta utanmadan şeriatçı İran ittifakı arayacaksanız, Amerika bunu size çok pahalı ödetir, diye!..
Ama siz bizi dinlemediniz, gittiniz birtakım "karta kaçmış basın egzantriklerinin" aklına uydunuz (şimdi bunların gençleri de çıktı)...
Basında, kendini solcu sanan birçok ahmak da bilerek ya da bilmeyerek sizi destekledi.
Amerikan teçhizatını çöpe atacaksınız, Rusya size milyarlarca dolarlık silah yağdıracak, sizi kullanıp Körfez'e inecek, Çin sizin üzerinizden petrol bölgesine ortak çıkacak, Amerika da buna göz yumacak ha?
Yoksa siz, Amerika'nın fatura çıkarmasını "Ankara'nın bombalanması falan" mı sandınız, arslanlar gibi çarpışmak üzere?
Çok daha "ince" kalemle yazılıyor o faturalar.
Adnan Menderes'in bir tek cümlesi yetmişti yahu, bir tek "Moskova'ya resmi bir ziyarette bulunacağım" lafı yetmişti, okyanus ötesinde birtakım yeşil ışıkların yanmasına...
Süleyman Demirel'in bir tek "haşhaş ekimini yasaklayamam" lafı yetmişti o ışıkların pır pır etmesine...
Sen "Putin'le ittifak yapacağım" diyeceksin, o ışıkçının eli armut toplayacak!
"Bize Putin gibi eli sopalı bir önder lazım" ha? O sopanın ucunu böyle dokundururlar işte adamın bir tarafına...
Size "çılgın Türk" diye gaz verdiler, gerçekten çılgınlık etmeye kalktınız.
"Akıllı Türk olalım" dedik, aldırmadınız.
Mezar taşlarını koyun mu sandın, de bre Hasan, ittifak değiştirmeyi oyun mu sandın?
Savaş yıllarında da bunu yapmıştın, Sovyet ittifakını bozup Almanya'ya yanaşmaya çalışmıştın da savaştan sonra Stalin sana ne pislikler yapmıştı, ne çabuk unuttun?
1974 yılında Amerikan ittifakının kurallarını çiğnemiş, dengelerini bozmuştun da başına neler gelmişti, ne çabuk unuttun?
Kendi kafana göre "fütuhat" yapmaya kalktın da ne sıkıntılara girdin, ne çabuk unuttun?
"Kullanılıp atılmanın" en acı örneğini 1980 yılında yaşamıştın, ne çabuk unuttun?
Şimdi sen de at martini de bre Hasan, dağlar inlesin, Silivri mahkemesinde yap savunmayı Hasan, yargıç dinlesin!
Adamların da az satışlı gazetelerin köşelerinde saçmalamayı sürdürsünler.
Söz konusu tasfiye olunca, gerisi teferruattır!