18/3/2008
YARGIÇLAR CUMHURİYETİ
TÜRK yargı sistemi hiç değilse Batı sistemlerinden bazı
alanlarda oldukça farklı. ABD’de ve Avrupa’da savcılar Adalet Bakanı’na
bağlı iken bizde bağımsızlar. Yargıtay Başsavcısı, Anayasa
Mahkemesi’nde demokrasi kurallarıyla pek bağdaşmayan ve sonuçları
ülkeyi siyasi istikrarsızlığa sürükleyebilecek bir dava açarken bile
Adalet Bakanı’na haber vermek gereğini duymuyor.
Yüksek yargı kurumları başkanları ve başsavcıları, belirli bir algılama
ve zihniyet kalıbı yansıtan siyasi demeçler vermekte bir sakınca
görmüyorlar. AB ülkelerinde ise Yargıtay Başsavcısı’nın Anayasa
Mahkemesi’ne başvurmak yetkisi yok.
Örneğin,
Fransa’da bu yetki yalnızca cumhurbaşkanı, başbakan, ulusal meclis ve
senato başkanları ile muayyen sayıda milletvekili veya senatöre
verilmiş. Yargının kuvvetler ayrımı dengesinde aşırı ağırlıklı bir
konuma gelmemesine dikkat edilmiş.
* * *
Bizde son
zamanlarda yüksek yargı kurumları, çok yadırganan ve endişe uyandıran
davranışlar içine giriyorlar. Danıştay Başsavcısı, 27 Mayıs
müdahalesini "devrim" olarak niteleyebiliyor ve Menderes
ile iki bakanın idam edilmesini onaylayabiliyor. Yassıada’daki
yargılamanın cereyan tarzının ve verilen idam kararlarının milli
bellekte ve vicdanda ne kadar ağır bir yara açtığının galiba farkında
değil.
Anayasa Mahkemesi ise daha birkaç gün önce, yabancı
yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri şirketlerin
taşınmaz mülkiyet ve sınırlı ayni hak edinmelerine imkán veren "doğrudan yabancı yatırımlar"yasasındaki hükmü iptal etti. Mahkeme kararla birlikte gerekçesini açıklamaya da lüzum hissetmedi.
Oysa Anayasa’nın 153. maddesi, "İptal kararları, gerekçesi yazılmadan açıklanamaz"
diyor. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’ya uymazsa hukuk devletinden nasıl
bahsedilebilir? Kaldı ki hukuki mülahazaların ötesinde mahkemenin
kararının ekonomik sonuçları üzerinde de durulmalıdır.
Türkiye’ye
son üç yılda giren doğrudan yabancı yatırım miktarı 50 milyar dolarla
rekor düzeye varmıştır. Her ne kadar karar altı ay sonunda yürürlüğe
girecekse de yabancı yatırımcıları şimdiden, sürekli şekilde ürkütmesi
ve ekonominin büyümesini yavaşlatması tehlikesi ciddidir.
Yargıtay Başsavcısı’nın "laikliğe aykırı fiillerin odak noktası haline geldiği" suçlamasıyla
AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açması ise, mahkeme
ne karar verirse versin, yargı ve demokrasi arasındaki etkileşim
açısından büyük bir açmaza sürüklendiğimizi kanıtlıyor.
Başsavcı,
AKP’nin kapatılması isteğiyle yetinmiyor, Cumhurbaşkanı ve Başbakan
dahil AKP’nin 71 üyesine beş yıllık siyasi yasak getirilmesini talep
ediyor. Cumhurbaşkanı’nın Anayasa gereğince ancak vatana ihanet
suçundan azledilebileceği de anlaşılan bu arada gözden kaçmış.
* * *
Anayasa
Mahkemesi, Yargıtay Başsavcısı’nın görüşlerini benimserse Başbakan ile
birlikte çok sayıda AKP milletvekilinin milletvekilliği düşer. Türkiye
kendisini büyük bir siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ile belki de
şiddet ortamı içinde bulur. Terörle mücadeleyi sürdürmek çok zorlaşır,
Kürt meselesine çözüm bulmak imkánsız hale gelir.
Tabii Avrupa
Birliği’nin adını bile unutmaktan başka çare kalmaz. Türkiye,
bölgesinde ve dünyada demokrasiyle kendini yönetemeyen bir devlet imajı
yaratır. Peki tekrar seçime gidilirse ve AKP başka isim altında yeniden
çoğunluğu elde ederse ne olacak? Sil baştan mı?
O zaman
seçimlere hiç gerek yok, partiler programlarını Yargıtay Başsavcısı’na
sunsunlar, o da hangisinin iktidara layık olduğuna karar versin!
Böylelikle, seçimlere, TBMM’ye ve Cumhurbaşkanı’na da ihtiyaç kalmaz!
AKP’nin
kuşkusuz yanlış icraatı, saplantıları ciddi siyasi hataları ve üslup
sorunu var. Fakat iktidardayken hatanın cezası, demokrasilerde seçimi
kaybetmektir. Son gelişmeler, yeni bir Anayasa ile yargının demokrasi
içindeki işlevi yeniden tarif edilmeden Türk demokrasisinin çok
kırılgan olmaya devam edeceğini göstermiştir.